Decrease Font Size Increase Font Size

TELESMA. Grekçe yazılışıyla yabancı gelen bu sözcüğü aslında çok iyi biliyoruz. Sözcüğün okunuşu: "telesma" ya da Arapçadaki söylenişiyle "tilasm", Türkçede eski söylenişiyle "tılısmat", bugünün söylenişiyle "tılısım" yani "tılsım". İngilizce, Fransızca ve Almanca'da "talisman". Binlerce yıldan beri insanlar üzerindeki resimler, işaretler ya da yazılar nedeniyle gizli bir güç taşıdığına inandıkları nesneleri bu adlarla anıyorlar. Arapçadan Grekçeye geçen bu sözcük, tılsımın binlerce yıllık geçmişini, Orta Asya ve Mezopotamya'dan Mısır, Akdeniz ve Kuzey ülkelerine kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığını ortaya koyuyor. Benzer kültürlere Afrika, Amerika, Avustralya kıtalarında da rastlanıyor. Tılsım, her toplulukta değişik özellikler taşısa da tarihin ilk çağlarında bile evrensel bir kültür olabilmişti. Muska bu kültürün en önemli unsurlarından biriydi.

Gizli güçleri bir yazı ya da imle ifade etme hünerine Araplar "sihr" ya da Türkçedeki söylenişiyle "sihir" diyorlar. Sihir sözcüğünün Türklerdeki karşılığının "bükü", "bügü", "bögü" ya da bugünün söyleyişiyle "büyü". Kaşgarlı Mahmut'un Divani Lügat-it Türk'te belirttiğine göre bügü, "akıllı, bilgin, hakim" anlamına geliyor (1). Hakim sözcüğü, "hikmet sahibi, hüner gösteren" anlamında kullanılıyor. Bu da o dönemlerin bilimi ile büyünün içiçe olduğunu gösteriyor.

Divanü Liigat-it Türk'te bir de "Büg" sözcüğü var. Bu sözcük "bir hareketi engellemek ya da durdurmak, bir harekete set çekmek", "gü" eki ise "kılan" anlamına geliyor (2). Böylece "bügü", ona yüklenen işleve uygun olarak (kötülükleri) "engelleyen, durduran" anlamına da gelmez mi? Araplarda muskanın "Hafız", "Ma'aza" gibi "koruma, esirgeme, sığınma" anlamları veren isimlerle anılması bu faraziyeyi güçlendiriyor.

Kaşgarlı Mahmut, Oğuzların muskaya, yazılı belge anlamına gelen "bitig" dediklerini belirtiyor (3). İslamiyet ve Arap kültürünün etkisine girildiğinde "bitig"in yerini, bugün de kullanılan "muska" sözcüğü alıyor. Muska, Arapça "yazılı bir belgeden çıkarılan suret" anlamındaki, bugün de kullandığımız "nüsha" sözcüğünden türemiş. Kültürel ortam değişse de muskanın anlamı aynı kalıyor.

Büyüye verilen anlamların, başlangıcından beri "bilgi ve hüner"le bağlantılı olması, büyünün tarih öncesinin ana bilgi kaynağı olduğunu, kamusal inançla içiçe bulunduğunu gösteriyor. İslam Ansiklopedisi'nde ilk insanın inancında din ve büyünün birlikte bulunduğu, tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışından sonra birbirlerinden ayrıldıkları belirtiliyor (4). Bu koşullarda büyü hünerine sahip olan, aynı zamanda dinsel görevler de üstlenen büyücüler toplum içinde ayrıcalıklı, yerine göre saygı duyulan, yerine göre korkulan kişiler olarak belirginleşiyor.

llk büyücü kimdi? İlk büyü nasıl yapıldı? İlk büyü aracı neydi? Mezopotamya kökenli efsanelerde muska Kuş Adam Anzu ve Kader Tabletleri'ne bağlanarak açıklansa da hemen her toplumun kendi efsanesini yarattığı görülüyor. İslam kaynaklarında da Babil ve Mısır'ın büyü konusundaki ünleri tanınıyor. Bir Arap efsanesinde muska Adem ve Havva'ya kadar geri götürülüyor. Buna göre, Havva'nın cinlerin gücünden yararlanmak için kullandığı muska uyurken oğlu Anak tarafından çalınır. Anak bu gücü kötü amaçlar için kullanır. Bazı kaynaklarda bu muskanın Adem'e Tanrı tarafından gönderildiği yolundaki açıklamalara da rastlanıyor (5). "İlk büyü nasıl ve kim tarafından yapıldı" sorusuna verilebilecek en anlamlı cevap herhalde muskayı Adem'e, yani "ilk insan"a kadar götüren bu efsanedir. İlk büyülü nesnenin, ilk insanın düşmanını ya da avını vurduğu taşa, taşın ağırlık, sertlik, keskinlik vb. gibi fiziksel özelliklerinin ötesinde üzerindekı bir işaret ya da biçimi nedeniyle gizli bir güç yakıştırması, onu uğurlu sayarak yanında taşımasıyla ortaya çıktığı söylenebilir. Burada belirleyici olan insanın doğal bir olayı doğaüstü nedenlerle açıklaması, doğayı bu yolla etkileyebileceğini düşünmesi ve buna inanmasıdır.

İlk insanın doğadaki ve gökyüzündeki tüm nesneleri kendileri gibi canlı varlıklar olarak algıladıkları, insan ya da hayvanla ya da ikisinin karşımı yaratıklarla betimledikleri biliniyor. Böylece görünen ve tanınan bu dünyadan başka, periler, cinler, ruhlar, doğaüstü yaratıklardan oluşan görünmeyen düşsel bir dünya daha ortaya çıkıyordu. İnsanlar kendilerinin yarattığı bu düşsel dünyanın gerçek olduğuna inanıyorlardı.

İnsanların doğaüstü dünya ile ilişkilerinde iki temel kavramla karşılaşıyoruz:
"İyilik" ve "Kötülük". Latincede kötülük karşılığı kullanılan "malum" sözcüğü "felaket, musibet, hastalık, ağrı, mutsuzluk" anlamına geliyor. Bir insan hasta ve mutsuzsa bunun bir nedeni olmalıydı. İlk insanlar için bu neden kötülük yapan doğaüstü bir yaratıktı. Bu mantığın uzantısı iyi bir durumun nedeni de iyilik yapan doğaüstü bir yaratık oluyordu.

Bu koşullarda büyü insanın ve toplumun bir isteği ya da dileği için iyi ya da kötü yaratıkların yardımını sağlama hüneri olarak ortaya çıkıyordu. Bu yardımı sağlayacak ilk büyülü nesneler, yani tılsımlar doğaüstü güç taşıdığına inanılan bir kabuk, bir dal, bir taş vb. olabiliyordu. Daha sonra tılsımlarda düşlenen doğaüstü yaratıkların benzeri heykelcikler ve resimleri yer almaya başladı. Böylece ongunlar (idol) ve muskalar ortaya çıktı.

İlgili Konular

Hakkımızda

VEFK

CİNLER

  • Cinleri Tanıtan Dört Özellik
  • "CİNLER"’in çok önemli birkaç özelliği vardır ki, bu hususlar konuyu dikkatle tetkik edenlerin asla gözünden kaçmaz.
    1. CİNLER`de mantıksal bütünlük yoktur.
    2. CİNLER`de büyüklük duygusu aşırı gelişmiştir.
    3. CİNLER`de kendini kontrol mekanizması çok zayıftır.
    4. CİNLER`de sürekli tekrarlar mevcuttur.
    Hangi isim altında, dünyanın neresinde olursa olsun verdikleri tebliğlerde daima yukarıda saydığımız bu dört esası derhal müşahede edebiliriz.
    Devamı'nı okumak için tıklayın